Belgesel fotoğrafçısı Effy Alexakis ve tarihçi partneri Leonard Janiszewski, uzun zamandır üzerinde çalıştıkları ‘Greek Australians: In Their Own Image’ [TR: Yunan Avustralyalılar: Kendi İmgelerinde] isimli görsel proje aracılığıyla alışılageldiğin dışında bir Yunan Avustralya tarihine ışık tutuyor. Zengin materyal çeşitliliği ile ön plana çıkan proje, iki bini aşkın sözlü mülakat kaydının yanı sıra farklı belgeleme dokümantasyon biçimlerini de bünyesinde barındırmakta.
Yolları Sidney Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Arkeoloji departmanında öğrenim gördükleri dönemde kesişen ikili, o günden beri -her ne kadar ayrı kulvarlarda da olsa- el ele yürümeyi sürdürüyor. Effy’nin katlanarak büyüyen fotoğrafçılık tutkusuna Leonard’ın Avustralya tarihine duyduğu derin ilgi ve bilgi birikimi eşlik etmekte.
Fotoğrafçılık alanında lisansüstü öğrenimi görürken babasının ani kaybıyla sarsılan Effy, mezuniyetinin hemen ardından köklerinin izini sürme kararı alıyor ve altı aylık bir Yunanistan turuna çıkıyor. Seyahat, akraba ziyareti ve genel itibarıyla ülkeyi tanıma üzerine kurulu bu macera, Yunan Avustralyalıların keşfedilmemiş tarihini dünyayla buluşturacak özel bir projenin doğumuyla sonuçlanıyor.
Effy: “Ailem 1950’li yıllarda Avustralya’ya göçtü, bense büyük bölümü Macquarie Üniversitesi’nde geçen kariyerimi fotoğrafçılık üzerine inşa ettim. Kendimi Yunan Avustralyalı olarak tanımlıyorum. Irkçılıktan dolayı tek bir yere ait olmak mümkün değil, dolayısıyla bir parçam melezliği sahiplenmekte direniyor. Ait olduğum jenerasyondakilerin büyük çoğunluğunun bu konuya benzer bir noktadan yaklaştığına inanıyorum. Avustralyalı değiliz, Yunan hiç değiliz. Böyle düşünüldüğünde arada bir yerlerde kalıyoruz. Yunanistan hayat dolu, bize kendimizi rahat hissettiriyor. Anglo-Sakson kültürü ise bu tanıma oldukça uzak.”
Projenizi tanımlama biçiminiz merak uyandırıcı. Kendi deyiminizle partneriniz ve en iyi arkadaşınız Leonard Janiszewski ile proje fikrini ne zaman ve nasıl oluşturdunuz?
Effy: “Aile büyüklerimizin aklında hep -tıpkı 1950’li yıllarda buraya göçen diğer Yunan Avustralyalılar gibi- burada biraz maddi birikim yapıp Yunanistan’a dönme fikri vardı. Bana kalırsa buradaki göçmenlerin genel itibarıyla hikayesi bu fikir üzerine evrilmiş durumda, yaptığımız sözlü mülakatlardan edindiğimiz anlatılar da bunu kanıtlar nitelikte. Babamı henüz 55 yaşındayken kaybettiğimizde, bu planın bizim ailemiz için hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini idrak ettik. Biz hep Yunan olduğumuz söylenerek büyütüldük, fakat bir parçası olmayı umduğumuz Avustralya’da Yunan kimliği taşımak hakikaten güç. İlk jenerasyon kabul edilen annem dahi artık Yunanistan’a ait değildi, hatta hiçbir yere ait değildi.
Tanıştığımız dönemde Leonard, Avustralya’da altın madenciliği ve altına hücum üzerine yüksek lisansını yapıyordu. Bana araştırmaları sırasında pek çok Yunanca isme rastladığından söz etti. Bu isimler 1850’lerde altın arama sevdasıyla Avustralya’ya göçen Yunan topluluklara aitti. Babamı kaybetmek, genel itibarıyla Yunan tarihinin belgelenmesine yönelik arzumu ciddi anlamda tetikledi. Leonard’ın Avustralya tarihine olan ilgisi ile benim fotoğrafçılık tutkumu birleştirerek Avustralya’nın tamamını kapsayan büyük bir maceraya atıldık. 1987-88 yılları arasında gerçekleştirdiğimiz bu keşif, Avustralya’nın iki yüzüncü yıldönümüne denk geliyordu. Aile tarihinin izini süren birbirinden enteresan birçok kişiyle tanışma şansı edindik. Erken dönem maden altın madencileri ile bağlantılı olduğunu düşündüğümüz birkaç kişiyle de karşılaştık, dördüncü ve beşinci kuşak Yunan Avustralyalı topluluğundan geldiklerini söyleyebiliriz. Onlarla Yunan kökenleri ve ataları hakkında bildikleri üzerine sözlü mülakatlar yaptık. Projeyi ‘kendi tahayyüllerinde’ biçiminde adlandırmamızın sebebi, Yunan Avustralyalıların kişisel fotoğraflarını kendi ağızlarından çıkan şekilde tanımlayarak arşivlemeyi seçmemizdi. Böylece onlara bir anlamda kendi sesleriyle kimliklerini ifade etme olanağı sağlamış olduk. Bu arada, proje hala devam ediyor."
Effy: “Süt barlarından röportajın ilerleyen safhalarında da bahsedeceğim. Proje ile ulaşmak istediğimiz hedeflerden biri de basmakalıp temsillerin üstesinden gelmek. Avustralya medyasında yer verilen Yunan temsilleri aşağıdaki fotoğrafta olduğu gibi daima geleneksel elbiseler içerisinde resmedildi.
Photo Credit: Effy Alexakis | Girls at the Glendi Festival Thebarton Oval, Adelaide, SA, 1989
Aynı dönemde, Bugünün Avustralyalıları isimli bir kitap da yayımlanmıştı. Bu yayında resmedilen Yunanların kendilerine ait bir kimlikleri olması söz konusu değildi, basitçe Yunanlar veya İtalyanlar olarak adlandırılarak anonim olarak tanıtılmaktalardı. Bu sebeple, hazırladığımız proje kapsamında bu insanların hanelerinde olmak, onları ait oldukları mekanlarda fotoğraflamak istedim. Onları kişisel alanları ile beraber, sahip oldukları kimlikle tanıtmak bizim için oldukça mühimdi."
Etnik kökeninizin görüşmecilerinizle kurduğunuz bağ üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Effy: “Yunan görüşmecilerim çoğu zaman Yunan kökenli olmam ve hikayelerine beslediğim meraktan ötürü kendilerini rahat hissediyorlar. Üzücü olan, Avustralyalıların ülkedeki Yunan tarihini görmezden gelmesi sebebiyle böyle bir projeyi hazırlamak mecburiyetinde hissetmemizdi. Avustralyalı tarihçiler genel olarak bu öznelerin tarihine ilgisizdi, bilhassa süt barlarının hikayesine karşı. Avustralya sınırları içerisinde sayıca bini aşkın süt barı bulunmakta; bu konsepti geliştiren kişi ise Yunanca ismi Joachim Tavlarides olan, Avustralya’da Mick Adams adıyla bilinen bir Yunan. Adams’ın Büyük Buhran zamanlarında Adams’ın Sidney’de bir kafesi vardı. Daha sonra bu mekanı kapatarak Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki akrabalarını ziyarete gitti. Amerika’dayken ‘soda parlor’ olarak bilinen konseptle tanıştı. Soda, ilacın mideye ulaşmasına yardımcı olmanın yanı sıra damakta lezzetli bir aroma bırakmasıyla da bilinirdi. Bu sistem Adams’a Yunanistan’daki mandıraları ve yemeklerin topluca paylaşıldığı tavernaları anımsattı. Anglo-Sakson kültürü ise katı ve yüksek tabakaya hitaben tasarlanmıştı; Yunanistan’daki gibi komünal bir gelenek içermiyordu. Adams, Sidney’e zihninde bu fikirler dolaşarak döndü ve 1932’de Avustralya ve dünyadaki ilk modern süt barını kurdu. Amerikalılar alkolü temsil ettiğinden ötürü ‘bar’ kelimesini kullanma yetkisine sahip değillerdi. Birkaç sene içinde Avustralya’da açılan süt barlarının sayısı 4.000’e erişti. Bu harika adam sayesinde dünyaya kazandırılan böylesi bir konsept -başta İngiltere olmak üzere- tüm Avrupa'ya yayıldı. Adams’ın bu girişimi Büyük Buhran döneminde başlatmak istemesinin ardından maliyetleri düşürme kaygısı yatmaktaydı. Geleneksel açıdan süt barları yalnızca milkshake, sodalı içecekler ve hafif yiyecekler satıyordu. Kafe ise farklı bir oluşumdu. Kafeler her zaman mevcuttu, ancak süt barları 1932 ve sonrasındaki döneme mahsus yapılardı. Pek çok kafe bu tarihten itibaren süt barlarını da bünyesine dahil etti. Leonard’la dört beş ay kadar Avustralya’nın dört bir yanında yaşayan Yunan kökenlileri aradık. Ülkenin tüm bölgelerine yayılan süt barları Yunan kökenlileri bulmak isteyenlerin bakacağı ilk mekanlardı. Dolaştığımız kasabaların her biri birbirine yüzlerce kilometre uzaklıktaydı. Bu kasabalarda bulunan çoğu kafe ‘The Niagara’ gibi Amerikan kökenli isimlerle anılıyordu. Ayrıca ‘The Acropolis’ ve ‘Partenon’ gibi Yunan kökenli tabelalar da mevcuttu."
"Bak, bu bizim yayımladığımız ilk kitaptı (alttaki görsel) ve Yunanlar tarafından işletilen pek çok kafe içeriyordu; fakat kafe ve barları içeren bir kitabın ilk yayınımız olmasını istemedik. Bu yolu seçseydik basmakalıp temsilleri beslemiş olacaktık, oysa amacımız Yunanları basitçe kafe sahibi olmakla ilişkilendirmekten öte bir şeydi. Yapmaya çalıştığımız şey Yunanların akademiden sanata, altın madenciliğinden siyasi arenaya pek çok alanda Avustralya toplumunun yerleşik bir parçası olduğunu kanıtlamaktı. Eğer bu kitabı daha önce yayımlamış olsaydık, inanmaz beklenen stereotipe katkıda bulunacaktık. Bunun yanı sıra, böylesi bir yayın oluşturmak yıllar süren bir süreci beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yunanistan da dahil olmak üzere dört koldan tüm fotoğraf ve hikayeleri bizzat toplamak durumundaydık.”