RÖPORTAJ | Duvarlar Bile Biliyor: İmroz'a ezgilerle hayat verenler
Röportaj Hande Yetkin tarafından Atina Haber için hazırlanmıştır.


Bundan bir ay kadar önce halk müziğini modern bir yaklaşımla, kendilerine has bir biçimde harmanlayan dünyalar tatlısı bir ekiple tanıştım. Ekranın öte yanından gülümseyen bu üç simanın bulundukları her ortamı enerjileriyle aydınlattığından henüz ilk dakikalarda emin oldum ve şöyle düşündüm: “İmroz’un saklı tarihini koca çınarın altında gün yüzüne çıkarabilecek daha iyi bir alternatif olabilir miydi ki?”
Boğaziçi Üniversitesi etrafında filizlenen, sonunda bir koca çınarın altında buluşan üç muazzam ruhun hikayesiyle karşı karşıyayız: Alihan, Ezgi ve Emrah’ın biricik yaşam öyküleri. Her ne kadar farklı yollardan kıvrılarak aynı çatı altında buluşmuş olsalar da, halkın değil halkların; tek bir sesi değil çoksesliliği yakalamanın peşindeler. İmroz’un terk edilmiş evlerinin duvarlarına sinmiş nice hikayeyi adanın koca çınarının altında seslendirerek yad ediyorlar.
Dillerle içli dışlı, fazlasıyla pozitif bir kadın Ezgi Ceylan. Dahil olduğu her topluma sevgiyle tutunabilecek, son derece geniş kalpli bir sanatçı olduğunu hissediyorum daha görür görmez. Alihan ile tanışmasına vesile olan Boğaziçi Üniversitesi yolculuğu, 2012 yılında Mütercim Tercümanlık bölümü lisansından mezun olmasının ardıdan tamamlanıyor, ardından Bilgi Üniversitesinin Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde yüksek lisans yaparak akademik yolculuğunu taçlandırıyor. Ezgi, bugün Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir İngilizce öğretmeni olarak macerasını sürdürmekte. İmroz’un gölgelerini benzersiz sesiyle bir bir dağıtan bu yetenekli kadın son zamanlarda Yunanca da öğrenmeye başlamış.
Klasik bir hayat hikayesi sorusuyla başlayacağım. Müzikle sarılı bir ailenin küçük kızı mıydın, yoksa zaman içerisinde yolunu el yordamıyla bulanlardan mısın?
Ezgi: Aslına bakılırsa müzikle sarılıp sarmalandığım da bir bakıma doğru el yordamıyla yolumu bulmaya çabaladığım da. Ben henüz limon çekirdeği iken babamın, annemin baş ucuna bir teyp getirip muhtelif kasetler çaldığı rivayet edilir, daha ziyade Livaneliler, Ahmet Kayalar. Solculuk var serde. Bir taraftan kızının sesi güzel olsun istiyor, Ali Bey. Eh, kızı doğar doğmaz da bu konudaki ısrarcı tutumunu sürdürmüş. İşi ismime kadar vardırmış -ki iyi de etmiş. Aslında ailemin müzikle bağları dinleyicilik düzeyinde, babamın öğretmen okulundaki mandolin serüveni hariç. Annemin sesi de pek güzeldir. İlk ninnilerimi, hala hüzünle anımsayıp mırıldandığım çocuk şarkılarını teyzelerimle beraber ondan dinlemiştim.
Dört tarafı müzikle çevrili bir ailede büyüyebilmiş olmanın vadettiği gelecek müzikal açıdan son derece kıymetli olmalı. Buradan hareketle küçük bir yerde büyümüş olmanın getirisi olan en temeldeki yoksunluk ise, bugünden bakınca müzikal olanaklardan mahrum olmaktan ziyade müzik algısını besleyen kültürel araçlara erişememek ile malul olmak. Fakat, bizimkiler neticede ellerinden geldiğince ilişkilendirmeye çalışmışlar beni müzikle. Sonrası ise bolca tökezlediğim dev bir çaba. Ne için? Başta, anlamak… Müziği ve müzikle olan ilişkimi. Sonrası sevmek, kaçınmak, çalışmak, başarısız olmak, öyle sanmak, durmak, molalar vermek, her seferinde yuvaya döner gibi o müzik kutusunun kapağını açmakla nihayet bulan bir yolculuk. Deneyerek ve yanılarak olanız, her uğraşının doğasında var. İnsan hem sesini arıyor sanki yıllarca. Başta bir duvara çarpıyor sesi, bekliyor geri gelsin diye, duymak istiyor. Senden çıkınca yabancılaşma başlıyor. Dünyada olduğunu anımsatan bir deneyim. Kaçak bir yolcuyu arar gibi. Kimi zaman kendi örselenmişliğinde, küskünlüklerinde, ille yenilmişliğinde arıyor, başkasının söylencelerinde arıyor, ahkamlarında. Evrenin o büyük, arkaik ve ürkütücü yalnızlığında arıyor. Önce özne olarak sen, yeryüzündeki birimcikliğini kabulleniyorsun, sonra tüm bu saydıklarımı anlamlandırıp sindirme süreci başlıyor, diğerkamlığı da örgütlemek gerekiyor bunu yaparken. Sesin sonra çarptığı duvardan geri geliyor. Sen bir yere gitmemişken, aramayı sürdürmezken. Artık sesin hiç değilse seninle ve onunla ne yapacağına karar vermen gerekiyor. Sesinin, senin olduğun şeyden münezzeh olması düşünülemez.
Tülay German, hayatını anlatan belgeselde toplumun maruz kaldığı haksızlıklara duyduğu öfkeyi dile getirmenin bir aracı olarak sesini kullandığından bahsediyordu. Aslında hep bildiğimi sandığım bir gerçeklik somutlaşıvermişti benim için. Bunu başarabiliyor olması büyüleyiciydi. Şüphesiz Tülay German çok önemli bir vokaldi; sesiyle kendini ifade edebilme gücüne sahip olması bunu perçinliyordu. Bu noktada müzikal olarak yolumu bulmaya çabalarken, sesimle hislerimi aktarabilmek, bunun imkanının bu şekilde somutlaşıvermesi bir başka dönüm noktasıdır benim için. Ses, seslenmek, sürekli bir dönüşüm hali. Bir algı, vergi, bir tez, antitez meselesi. Sürekli bir öğrencilik hali. Haliyle zor, ama hep güzel hatırlanacak olan.
Farklı kültürlerin ezgilerini anlamlandırmak, aldığın dil ve müzik tarihine eğilen seçmeli derslerin de etkisi de düşünüldüğünde, bambaşka bir süreçten geçmene yol açtı diye tahmin ediyorum. Yorum biçimini kendi perspektifinden değerlendirmeni istesem, bana neler anlatabilirsin?
Ezgi: Lisede yabancı dil bölümünü seçerek sanki bir anlamda ilk kez dünyaya açılan bir pencereyi aralamış oldum. Aynı yıllar İngilizce müzik dinlemeye ciddi anlamda başladığım senelerdi. Şarkıların sözlerine bakıp çevirmeye çalışmak, sözleri anladığım vakit hissettiğim tatmin her daim ilham verici olmuştur. Üniversite yıllarına kadar olan süreçte vokallik tecrübesi bakımından halk müziği ağır basarken, klasik müzik, opera, müzikaller, tiyatro her daim ilgimi cezbetmiştir. Farklı dillerle dinamik bir ilişki içinde olmayı gerektiren ilgiler bunlar haliyle.
Boğaziçi de öğrencisine entelektüel açıdan ciddi bir satıh sunuyordu zaten. Aldığım pek çok ders gibi Ufuk Hoca’nın (Ufuk Çakmak) dersleri de son derece ilham vericiydi. Opera tarihi ve operetler üzerine dersler alma motivasyonumda kişisel beğenilerimin etkisi büyüktü, profesyonel olarak müziğin içinde olmadığımdan henüz musiki eğitimimin bir parçası gibi algılamıyordum elbette, sonradan promosyon olarak gelmiş oldu. Bu dışarıdan son derece alımlı yüksek sanatlar aşina oldukça daha da ısındığım bir müzik deneyimi sundu bana. Bir gün aryalar söylemenin hayali müzik yolculuğumda beni diri tuttu. Yıllar sonra Ali ile birlikte müzik yapmaya başladığımız dönem, eğitimimin bir parçası olarak birlikte arya çalışmayı teklif ettiğinde gözlerim dolmuştu sevinçten.
Üniversite yıllarının müzikal olarak beni nasıl şekillendirdiğine dönecek olursak, her şey biraz da kendiliğinden oluvermiş gibi buradan bakınca. Okulun çok kültürlü ortamında, arkadaş meclislerinde farklı halkların müziklerini söylerken buldum kendimi coşkuyla. Politik olarak da belirli bir bilince ulaştığım bir dönemdi. Demokratik, çoğulcu, eşitlikçi değerleri iyice içselleştirmeye başladığım, bu değerler ışığında düşündüğüm ve üretmeyi düşlediğim bir noktaya evrilmişti fikirlerim. Hem okulumuzun şu günlerde sınandığı yönü; farklı görüşlerin çatışmadan münezzeh bir arada bulunabildiği hoşgörü ortamının çoksesliliği hem de yaşadığım coğrafyanın kültürel çeşitliliği, okuduklarım, derslerde öğrendiklerim, kişisel hassasiyetlerimle birleşerek beni bu toprakların ezgilerine doğru bir mıknatısla çekmişti adeta. Kürtçe, Ermenice, Yunanca, Arapça, Farsça parçalarla tanışmaya, hikayelerini öğrenmeye, öğrendikçe de bağlar kurmaya başladım. Aşk, sevgi konularının yanında göç, kırımlar, mübadele gibi kavramların da bolca işlendiği parçalar beni derinden etkiliyordu. İnsanlar acılarını şarkılara dökmüşlerdi yüzyıllar boyunca, sağaltıcı bir tarafı olmalıydı bunun. 'Hem dert hem derman' nevinden bir haldi Kürt şair Feqiyê Teyran’ın dediği gibi. “Müzik, toplumların geleceğini öngören ve intiharlarını önleyen olağanüstü bir araçtır. Asla müziksiz yaşayamadığım için hiçbir şey bana müziğin, insanlığın son umutlarından biri olduğunu hatırlatmak kadar acil görünmedi.” diyor Jacques Attali Gürültüden Müziğe adlı kitapta. Son tahlilde yukarıda bahsi geçen türden parçaların hikayeleriyle birlikte yaşananların ağırlığını, acısını duyumsadığım birçok anlatı, bir şekilde empati duygusunu körüklemekle beraber müzik yaşantımda da yönümü tayin etmemi sağlamıştır büyük ölçüde.
Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü, bu bakımdan bir şekilde parçası olmayı istediğim bir topluluk olmuştu o dönem. Burada aldığım kısa süreli vokal eğitimi, ciddi anlamda ilk kez şan çalıştığım ve yıllar sonra küçük çaplı şana giriş atölyeleri verdiğimde bile yol gösterici olacak bir süreç olmuştu. Müzikte minik adımlarla ilerliyordum; o zamanki müzikal deneyimim çerçevesinde söylediğim parçalarda tüm yukarıda bahsettiğim sebeplerin de payıyla yoğun olarak lirizmin hissedildiğini söylemek mümkün. Zira varoluşum melankoliye meyyaldi. Henüz kendimi tanıma yolunda körpeydim. Müziğin beni türlü merhalelerden geçirdiği, içimde değişenlerin de tekrar müziğe dönüştüğü girift bir ilişki söz konusuydu. Zannederim vokal yapanların ekserisinin sesiyle benzer bir ilişkisi vardır. Sonrasında gençlik yıllarının bu hangi duygunu nasıl konumlandıracağını pek de kestiremediğin ve haliyle kaçınılmaz olarak kasvetli ve buhranlı hislerini bir şekilde biraz geride bırakıp barıştıkça tedrisat ağır bastı.
Bütün bunlarla birlikte, müzisyen bir kadın olarak var olabilmenin güçlükleriyle de girip çıktığım çeşitli ortamlarda ve müzik gruplarında geç olmadan tanışmıştım. Kadın hareketiyle örgütlü olmasa da gönül bağım her daim kuvvetliydi. Şimdi geldiğimiz noktada ise, kadına şiddete tepki vermenin patriarkayla mücadelenin muhakkak bir örgütlülük gerektirdiği kanısındayım. Müzik piyasası da kadınlar için çetin bir mücadele alanı ve kadınların bir araya gelip dayanışmasını değerli görüyorum. Son dönemlerde Türkiye’de yükselen kadın ve LGBTİ+ hareketiyle paralel olarak müzik dünyasında da çeşitli çalışmalar yapılıyor. Örneğin müzikolog Deniz İlbi'nin “Türkiye’de Enstrüman Çalan Kadın Caz Müzisyenlerinin Toplumsal Cinsiyet Bağlamında İncelenmesi” isimli yüksek lisans tezi var. Burada yer alan derinlemesine söyleşiler bir seri olarak Cazkolik’te yayınlanıyor; Nilüfer Verdi, Ayşe Tütüncü, Canan Aykent, Selen Gülün, Esra Kayıkçı, Ceyda Köybaşoğlu, Eda And ve Bilge Günaydın ile yapılan söyleşilerde cinsiyet rollerinin müziğe başlarkenki yönelimlerine etkileri, sektörde tutunabilmek için neler yaptıkları, caz müziğinin kadınlara biçtiği roller ve müzik kariyerleri hakkında sorular soruluyor. Bu tür çalışmaların yaygınlaşmasını önemli buluyorum. Kadınlık deneyiminin bir müzisyenin üretimini, yorumunu etkilediğini düşünüyorum ve kendi müziğimde de bunun izlerini sürmeyi önemsiyorum. Uzatmış olmakla birlikte, bir şekilde yorumumu ve müziğimi şekillendiren genel bağlamı özel ve kamusal yönleriyle aktarmaya çalıştım.
Bir de, Boğaziçi demişken, ismi pek çok tanışıklıklarımın menşei olarak geçti ve fakat çok önemli tanışıklıklardan birini neredeyse atlıyordum. Çok memnun oldum seni tanıdığıma. Seninle söyleşmek çok keyifliydi. Hatta samimiyetine sığınarak sazı elime aldım daha bırakmadım. İlk andan itibaren samimiyetle projeyi sahiplenip bize bu mecrayı açtığın için çok teşekkürler.
Ezginin Günlüğü ile tanıdığımız Kadir Şan Tarhan ile yollarınız nasıl kesişti?
Ezgi: Kadir Abi ile Boğaziçi’nde kesişti yollarımız. O yıllar sonra okula öğrenci affıyla gelmiş kadim bir Boğaziçili. Dünyalar tatlısı, nazik, sevgi dolu bir yürek. Musiki aşığı olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Onun müzikle bir şekilde teması olanları çok sevdiğini işitiyorum, ilk bahsi geçtiğinde. Bizler ise henüz çok genciz, nasıl ateşliyiz, daha yeni tanıştığım bir arkadaşım alıp götürüyor tanıştırayım sizi diye tutturup, tesadüf bu ya Hisarüstü Cami Sokak’ta kalan bir arkadaşın evinde olduğunu öğreniyoruz telefon açtığımızda. Aslında yüksek girişli bir ev ama serenad için yükseltinin pek de mühim olmadığını öğreniveriyorum o gün. Balkona çıkıyor Kadir Abi, Mustafa diye bir arkadaşla. Ben daha onu balkonda görür görmez arkadaşın gazıyla başlıyorum bir türkü tutturuyorum. Hayatın kendi mizansenleri bazen bizim hayal gücümüzün önüne geçebiliyor. Serenad yaptığım ilk ve son kişi oldu sanırım. Ve dostluğumuz, yıllar sürecek olan o yüce bağ kuruldu böylece.
Onu tanıdığım vakitler, okulda çoktan hatrı sayılır bir çevre yapmıştı. Etrafında bir öğrenci güruhu toplanırdı bazı günler güney çimlerde. O gitarı eline aldı mıydı artık başka bir dünyanın kapıları aralanıverirdi. Müziğin benim için en sarsıcı hali onun gitarını ilk duyduğum zamandır. Hele onunla birlikte müzik yaparken müziğin kılcal damarları içinde akışkan bir faza geçip mekanın ve zamanın kısıtından muaf oluvermek paha biçilmez idi. O anların heyecanını beraber müzik yaptığımız herkesin hissettiğine hiç şüphem yok. Bir gün Mete diye çok yetenekli gitarist bir arkadaşın evinde Kadir Abi, ben ve Mete doğaçlama yapıyorduk. Yan odada arkadaşlar vardı. Bir noktada uçarcasına müzik yaparken bulduk kendimizi, içeriden koşarak geldiler. Müzik onları çağırmıştı. Biz onların yanımıza gelmesiyle tekrar gerçek dünyaya dönüverdik. Benzerine az rastlanılan, uhrevi bir andı. Kendisine şüphesiz çok şey borçluyum salt bir abi, bir öğretmen değil elbette, yaşamın göğüslemesi zor anlarında da sık sık kılavuzluk etmiştir bana. O sanki yüzyıllardır bu topraklarda yaşamış, insanlığın büyük acılarına tanıklık etmiş, müziği iliklerine kadar özümsemiş bir ozandı. Onunla her bir araya geliş yeniden doğuşu imlerdi sanki. Ali’nin tabiriyle “bir çaldığını bir daha çalmamak gibi bir huyu” vardı. Bu özelliği o zamanlar bizim yorgunluğumuz, isyanımızdı. Şimdi ise özlemimiz oluverdi. O bir gün çok güzel dünyaların kapılarını araladıktan sonra bizler için vedalaştı bizimle.
Dengaheng Ensemble isimli girişimin mimarları arasındasın, Alihan’la tanışmanız burada mı gerçekleşti? Girişimi başlatma kararını kimlerle ve nasıl aldınız? Nasıl bir motivasyonun veya misyonunun ürünüydü bu ensemble? Nasıl bir üretim hayali kuruyordunuz?
Ezgi: Evet, Ali ile tanışmamıza vesile olandır Dengaheng. Birbiriyle uzun yıllardır aynı havayı soluyan birkaç müzisyenin kurucu kadrosunda yer aldığı bir oluşum diyebilirim bir çırpıda. Temelde Vedat Demirbaş’ın başını çektiği ekipteki tanışıklıklarımızın bazıları Boğaziçi’nde Starbucks’un işgal edildiği 2011 yılına dayanıyor. Vedat ve Emrah ile sonrasında gruba eklenen Oğuzhan ve Miyase’nin Büfk geçmişlerinin ekibin ruhuna önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Vedat’ın grup yahut 'ensemble' fikri beni çok heyecanlandırmıştı. O dönemde, Emrah, o ve ben Kadir abinin bir projesinde birlikte müzik yapmaktaydık. Vedat’ın kafasındaki çok sesli ve çok dilli müziği icra etmek üzere duyduğu heyecanı ekipteki herkese geçirebilmiş olması önemliydi bence ilk etapta. Gel zaman git zaman eksilenleri yeni gelenleri derken 11 kişi oluverdik. Başlangıçta farklı coğrafyaların ezgileriyle hemhal olmak herkes için oldukça motive ediciydi. Benim de son yıllarda bilhassa Akdeniz ve Mezopotamya halklarının ezgileri ilgimi cezbetmekteydi. Hasılı sevgiyle pek çok çalıştığım, emek verdiğim, kolektivizmin enerjisiyle bir süre ruhlarımızın beslendiğine kalbi olarak inandığım bir süreç oldu. Fena işler de yapmadık o ekiple. Her ne kadar Dengaheng Ensemble ile, kalabalığımıza kıyasla ufacık odalarda uzun süren provalar yapsak da, dört duvar arasında kalacak bir müzikten ziyade sokağa, şehre ve hatta başka diyarlara taşan bir müzik olmasını istemiştik. O klişe tabirle dünyayı dolaşmayı düşlemiştik, dünya çapında müzik festivallerine katılmak, şarkılarını söylediğimiz halkların yaşamlarına da bir yerden tanık olmak arzusu içindeydik. Özünde çok dilli ve çok müzikli bir dünya tahayyülü gibiydi Dengaheng biraz. Belki de bu hayal, bu devirden daha ziyade yetmişler ruhuna uyan bir anakronizmdi. Müziğin yaşam mücadelesi içerisinde yorgun düşmüş, bocalamakta olan ruhlarımızı beslediği hoşça bir serüvendi. Bu serüvenin benim açımdan en özel taraflarından biri de Ali’yi tanımış olmaktır elbette. Ali’nin ekip içindeki varlığının da büyük bir şans olduğunu kabul etmeliyim.
2015 yılında Boğaziçi Üniversitesine başladıktan sonra Dengaheng Ensemble ekibine dahil olan Alihan Erdoğan’ı bir klasikgitarşinas olarak tanımlamak mümkün. Her ne kadar sıfatına yakışır biçimde tellerin dilinden oldukça iyi anlıyor olsa da, müzik yolculuğunu sonsuz bir öğrencilik hayatı ile özdeşleştiriyor. Baba tarafı Arnavut olan genç sanatçı, Sovyetlerde basılmış bir plağı dinlerken ilgisini çeken bir Sefarad müziği eserinin izini sürmekte.
Bize müzik maceranı şöyle baştan sona bir anlatır mısın?
Alihan: Müziksever bir eve doğdum. Müzik sesini duyunca teskin olan o çocuklardan birinin de ben olduğum anlatılagelir. Ailemin birkaç çeşit müziğe temayülü var idi: Erken dönem çocukluğumda Balkanlara ait parçalar evde dinlenilen müziğin büyük çoğunluğunu oluştururdu. Elbette Türk Musikisi ve Halk Müziği parçaları da evde dolaşımdaydı. Fakat bu çok rafine bir repertuvarın dinlendiği anlamına gelmiyor, daha çok popüler kültüre dahil parçalar… Tanımlamak üzere uzun uzun düşünmedim fakat bir çırpıda bugünün gözüyle oldukça alternatif olduğunu söyleyebileceğim çeşitli 'meyhane müzisyenleri' de hayatımızda yer tutuyordu. Bizimkiler Türkiye’de bir yerleşiklik tesis etmeye çalışırken, kendi halk müzikleri haricinde, arabeske meyleden bir kültür dairesinin müdavimiydiler. Çocukluk yıllarım bu çeşit eserleri severek dinleyerek ve de söyleyerek geçti.
Benim bunların içinden özellikle ilgimi çeken, dedemin kimi zaman söylediği çoban tekerlemelerine benzer, belli bir ritmik ve melodik örüntüsü olmayan, sözleri ve 'modu' ekseriyetle aynı kalan fakat her söylendiğinde ufak tefek değişikliklere uğrayan halk müziği eserleriydi. Bu parçaların kendi içinde farklı janrlara isabet ettiğinin fakat dedemin bunların hepsini aynı şarkıymışçasına seslendirdiğinin ayırdına seneler sonra vardım. Dedemi tahayyül edebilmek adına, teşbihimdeki hata payını bağışlayarak şöyle düşününüz, gazel veya şarkı formunda bir eseri kendince uzun hava okurmuş gibi okuyan bir icracı… Yalnız form değil, içerik de onun şarkı söyleme biçimini etkilemezdi. Kınalarda söylenen neşeli bir eser ile bir ağıdın onun dilinde, söyleniş biçimi itibariyle bir farkı yoktu. Zaten Arnavutça da anlamadığımdan, bütün bunları öylece dinler ve çok severdim, eğlenirdim. Müzik uğraşım evvela dedemle iletişimim içerisinde, 'taklit' yoluyla teşkil olundu.
Aşağı yukarı aynı yıllara tekabül eden, benim o sıralar musikişinaslığa dahil saymadığım fakat şimdinin gözüyle düpedüz müzik sevgimle ilişkilenen bir mesele de sabah ezanı iptilâmdı. Müezzinimiz hakikaten muhteşem bir tenordu, hiç değilse bana öyle gelirdi. Zaten birtakım soyut çağrışımlarla birlikte zihnimize kodladığımız 'ezan'ı, Nurettin Hoca daha da uhrevi hale getirirdi. Aynı çerçevede Itrî’nin Segâh Tekbiri de beni çok etkilerdi bayram sabahları. Itrî’ye ait olduğunu yıllar sonra öğrendim. Zamanla yaşam görüşüm ve inançlarım dünyevileştikçe, bütün bu musiki eserlerini güzel yapan şeyin insanın sevgisi ve emeği olduğu anladım. Ya da böylesine inanmaya başladım diyelim… Senelerce birçok ayrı semtte işittiğim birçok ezan beni çocukluğumun atmosferine götürmeye kabil olamadı. Aynı tadı almadım. Bir gün, zannederim iki yıl kadar evvel Tatavla’da ömrümün sonuna dek dinleyebileceğim bir salâ dinledim. Hiç bitmesin istedim. Yine yakın zamanda İmroz’da bir Nihavend yatsı ezanına isabet edebildim ve bütün hatıralar gün yüzüne çıkıverdiler… Nurettin Hoca’nın ölüm haberini aldım birkaç yıl evvel. Kendi gitti fakat bana çok büyük bir musikî sevdası bıraktı. Şimdi Safiye Ayla’nın “Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryâde” icrasındaki saba makamında okunan serbest kısımla anıyorum onu. Bir de Kani Karaca’nın “Gül Yüzün Gülşende Cana Gösterirken Gül Güle” gazelini icra ettiği bir kayıt var, İhsan Özgen’in o kaydın başındaki taksimi ile…
Velhasıl belli bir yaşa kadar “Balkan, Türk, İslam" gibi anahtar kelimelerle ilişkilenebilecek bir müzik işlendi zihnime. Babam Ümraniye’de bir alt geçitten üç oktav bir org almıştı, onunla bazı parçaları kendi kendime tek sesli bir biçimde çalmaya çalışırkenki tatminsizliğimin sebebinin orgun tâbi olduğu eşit tamperamanlı akort sistemi olduğunu da seneler sonra anladım. Fakat yıllar sonra bu orgla Led Zeppelin’in All My Love’ının klavye partisyonlarını çalmaya çalışmak çok heyecan verici ve tatminkar olacaktı.
Lise yıllarımda ablamın da tesiriyle rock müziğe temayülüm arttı. Melodik ve armonik hususiyetleri “distortion” ile örtülmemiş parçalardan özellikle haz ediyordum. Çok katmanlı eserlerin ve onları anlamlandırabilme çabasının da müptelasıydım. Misalen, Deep Purple’ın ilk üç albümü, Dire Straits, özellikle üçüncü albümü sonrası Led Zeppelin; biraz daha ayrıksı olarak organik enstrümanların tınısına ve çoksesliliğe sahip çıkan progresif rock grupları beni çok etkilediler. O sıralarda klasik gitara başladım. Müzik zevkimi kökünden değiştiren bir kişi de gitar hocamdır. Hakikaten dokunduğu her şeyi süblimleştiren çok özel ve incelikli bir icracı ve aynı ölçüde titiz bir eğitimciydi. Bach’ın BWV998 katalog numaralı eserini seslendirerek benim kişisel menkıbemdeki Tanzimat Fermanı’nı o anda yazmıştı. Yüzümü Batı’ya çevirmem, aslında onunla oldu. Bana klasik gitarı sevdiren de bizatihi kendisidir.
Ardından İstanbul’a geldim lisans eğitimim için. Bu sırada halk müziklerine ve dünyanın Avrupa’nın dışında kalan kısımlarına ilgim arttı. Vedat Demirbaş’ın daveti üzerine Dengaheng Ensemble’a katıldım ve bir süre çok dilli bir müzik anlayışını birlikte tatbik etme fırsatımız oldu. Sonrasında gelen Tabantaband, pandemiyle beraber yarım kalmış, temelde Dengaheng ile aynı müzik anlayışını biraz daha Yunan müziği odaklı olarak tatbik eden daha dar kadrolu bir ekipti. Yazları İmroz’da vakit geçirir ve müzik yapar olduk, bu ekiplerden müzisyen dostlarla beraber. Bu süreçte, Kadir Abi (Kadirşan Tarhan) ile bir üç ay birlikte çalışmışlığım oldu. Ezgi, ben, o. Onun Çiçekçi’deki evinde. Saatleri akışkanlaştırır, Dali’nin meşhur Belleğin Azmi tablosunu bize bizzat yaşatırdı. Saatlerce emprovize olarak çalardık, bize birkaç saniye gibi gelirdi. O üç aylık vaktin beni müzikal olarak epey tâdil ettiğine inanırım. Bunlara eşzamanlı olarak Boğaziçi Üniversitesi, tabii, müzikten yana da benim için önemli bir okuldu. Özellikle Avrupa merkezli sanat müziğinin tarihi ve teorisiyle ilgili birçok şeyi bizzat burada öğrendim. Neticede bütün bu yaşantının yongası olarak geriye işte bugün tüm bunlardan bahseden kişi kaldı.
Kendi müzik tarzını nasıl tarif ediyorsun? Belirli bir kalıp içerisine yerleştirilebilen, sabit bir yorumlama stili seninkisi yoksa hala arayışın sürüyor mu?
Alihan: Takdir elbette dinleyenin olmakla beraber ben kendi dinleyicim olduğum vakit, epey hünsa bir müziği dinlediğimi hissediyorum. Gelenek, benim için hiçbir zaman “içinde yetişilen” bir şey olamadı ne yazık ki. Çeşitli musiki geleneklerine dair sonradan 'öğrendiğim' şeyler ise ancak çalarken ortaya koyduklarıma dair farkındalığımı artırdı, çalma biçimimi yeni baştan herhangi bir geleneğe uygun bir hale getirmedi. Bu haliyle, müzik benim için kendi çağrışımlarım ve içgüdülerime dayalı 'şahsi ve muhterem' bir uygulama sahası olarak kalakaldı. Açıkçası bunun Yahya Kemal’in söylemindeki versiyonunu yaşayabilseydim ne olurdu diye hep merak ederim: “Ne harabîyim, ne harabâtîyim/Kökü mazide olan atîyim.”
Fakat evveliyatı olan bir parçayı icra etmekteyseniz birtakım tabii sınırlardan söz edilebilir. Üzerinde mutabık olunmuş eğilim ve tavırları orta yerinden parçalamak gibi özel bir hevesim hiçbir zaman olmadı. Çok meskun bir yorumlama stilim de olamadı. “Şimdi”nin hamurunu olabildiğince deneyim ve bilgiyle mayalamaya çalışıyorum denebilir. Pişirmeye keşke bir ömür yetse.
2015 yılında Boğaziçi ailesinin bir parçası oldun, burada da korolarımızın kült eserlerinden ‘Yağmur Yağar Taş Üstüne’ için yaptığınız düzenlememeler ile adınızdan söz ettirdiniz. Boğaziçi Üniversitesinde geçirdiğin yılların müziğini nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsun? Son zamanlarda yaşanan rektörlük ve demokrasi tartışmalarının izlerine yakın gelecekte yapacağın düzenleme veya yorumlarda rastlayacak mıyız? Bu konuda bir projeniz var mı konuya yönelik?
Alihan: Boğaziçi Üniversitesi, bana, evvela müzikle daha bilimsel bir yaklaşımla iştigal edebilmeyi öğreten hocalarımı tanıdığım mekan olması itibariyle çok şey kattı. Bunun yanısıra sonradan birlikte çalışacağım birçok müzisyen arkadaşımı da burada tanıdım. Salt müzikten yana değil, yaşantımdan yana birçok yeniliğin ve kazanımın mekanı oldu Boğaziçi Üniversitesi benim için. Turgut Uyar’ın “bir taş alacaksınız elinize, yontmaya başlayacaksınız..,” diye tarif ediverdiği acemilik hikayelerinin defalarca yeniden yazıldığı yer… Güzel olan, burası birçok insanın paylaşarak büyüttüğü, paylaşımcılarına “kuranın da kurtaranın da insan olduğunu” hissetme fırsatı veren, yalnız bilimin değil vicdanın ve sevginin de üretildiği bir yere dönüşüveriyor bu 'acemi' ellerde.
Şimdi birçok öğrenci, akademisyen ve emekçinin ikinci evi olan bu mekana dönük malum mütecaviz girişim, bizlerle birlikte yaşayan ve bayındırlaşan okulumuzun bir direnç noktası olduğunu hepimize yeniden gösterdi. Bu hikayeye dahil olan herhangi bir öznenin bence buradan devşirebileceği temel şey de bu direnme güdüsünün ta kendisidir. Üretkenlik vadeden de bu tetiklenme ile daha da şevkle yürürlüğe girecek olan emektir. Tüm arkadaşlarımı ve kendimi, bu süreçle beraber daha dinamik ve mesuliyetli görüyor olmak bundan dolayı beni sevindiriyor. Bir taş alıp elimize yontmaya başlasak kâfi. Sonuçta evrensel bir değer olan 'emek' ve bu emeği veren özneler kalacak; 'kolaycılık', 'gasp', 'zorbalık' ve bunların uygulayıcısı olan özneler gidecekler. Zaman geçecek ve bugünümüzün meselelerine bakan herkes sarih bir biçimde burada ne yaşandığını ve neye direnildiğini görecek. Özgürlükten, emekten ve güzellikten yana olanlar gönül rahatlığıyla Yunus Emre’nin şu dizelerini okuyabilecek: “El kuşu elden ele, gül kuşu gülden güle/Baykuş virane sever, şahinler pervaz ile.”
Boğaziçi Üniversitesi, içerisindekiler ile, benim evvela gönlüme ve zihnime dokunarak etkilemiş olmalı müziğimi böylece. Güncel hikayeleri dosdoğru yansıtmayı becerebilen bir anlatıcı olamadım hiçbir zaman. Boğaziçi’nin direnenlerinin bana verdiği ilham ile, bağlamı genişleterek, dünyada bir şekilde direnmenin müziği haline gelebilmiş birkaç eseri seslendirmek niyetindeyim. Bu eserlerden biri, birkaç yıldır sahnelerde de çalıyor olduğumuz Ay Carmela. Fakat beni daha da heyecanlandıran, bir Nikos Gatsos şiiri ve Xilouris bestesi olan Avrio Borei Na Mas Skotosoun.
Son zamanlarda Yunan ve Yahudi bir ailenin oğlu olarak İskenderiye’de dünyaya gelen, Yunan-İtalyan asıllı Fransız vatandaşı Georges Moustaki’nin hayatına eğildiğini öğrendim. Üç yüzden fazla besteyle pek çok coğrafyayı etkilemiş olması ve etnik bir sentezi temsil etmesinin yanı sıra, senin ilgini cezbeden başka bir özelliği vardır mutlaka… Georges Moustaki’nin seni en çok etkileyen, onu araştırmaya yönlendiren özelliği veya hikayesi nedir?
Alihan: Klasik gitara yeni başladığım vakitlerde gitar hocam, bir arkadaşıma Natalia adlı bir eser çaldırıyordu; arkadaş benden bir hayli evvel gitara başlamış bir akranımdı. İlgili eseri yeni deşifre ediyordu, naz edip defalarca çaldırdım ona eseri yeni baştan, Casablanca filmindeki gibi. Akabinde derhal notaların bir fotokopisini çektirip kendim çalmaya davrandım. Arkadaşın becerisi ve deneyimi bende yoktu. Fakat yine de ne keyifti! Parçaya yönelik tutkum ve iştiyakım biraz hafiflediği vakit bestekârına bakmayı bir akıl edebildim ve nota kağıdında sağ üstte ismini gördüm: G. Moustaki. O G’nin Georges olduğunu, hatta o Georges’un da Georges Brassens’e ithafla Georges olduğunu, Moustaki’nin asıl isminin Giuseppe olduğunu vesaire aylar sonra öğrenecektim.
Bir vakit sadece hoş bir sada namına kendisini dinledim. Parçalarının ekserisi Fransızca idi, bu da benim için çok yeni bir tanışıklık idi. Dedemin Arnavutça “tekerlemelerinin” daha “müzikli” haliymiş gibi dinledim, söylediklerine hiç ehemmiyet vermeden. 23 Mayıs 2013’te, ölüm haberini tesadüfen okudum. O gün onunla ilişkimiz değişiverdi. Bende Natalia iptilâsından sonra Le Meteque iptilâsı başladı. Hatırlıyorum, Zazie ile bir canlı kayıtları vardı, o gün keşfettim. Video hala Youtube’da bulunabilir, kayıtta bir ara Moustaki’nin mikrofonunun çalışmadığı ve bunun üzerine bir şaka yaptığı, veya benim öyle olduğunu zannettiğim, hala orada ne dediğini bir Fransızca bilene danışmadığım fakat her nasılsa anladığımı düşündüğüm bir an var. Bir yakınımı kaybetmenin kederi o esnada, o kayıttaki nüktedan adamı görünce üzerime çöktü.
Ekşisözlük’te Georges Moustaki parçalarının çevirilerini gönüllüce yapan iki yazar var, başlığında görülebilir. Sayelerinde, Moustaki’nin nasıl kuvvetli bir ozan olduğunu da anlamış oldum zamanla. İçlerinden biri ile bizzat tanışmak şansım oldu, bu vesileyle yeniden bir teşekkür de etmiş olayım. Hem sayıca epey geniş, hem türce çeşitli, hem çok dilli hem de belagattan yana kuvvetli bir külliyattan bahsediyoruz Moustaki’nin müziğini anarken. Moustaki’ye yalnız şöyle bir bakan birisi evvela chanson türüyle münasebetini bir görür; sonra bireysel temaları işleyen eserleri ve belki daha protest sol müziğe yakınsayan eserleriyle sınırlı sanabilir onun müziğini. Oysa benim burada iki satır kelama sığdıramayacağım kadar kapsamlı bir sanatsal üretkenlik, duyarlılık ve hayal gücünden söz ediyoruz. Beni Moustaki’nin peşine düşüren, işte bu genişliği, kapsayıcılığı oldu.
Chanson türünün en popüler ve ruhunu yansıtmaya kabil parçalarından biri olan Milord’a bir bakınız. Sonra Nisan Devrimi üzerine yaptığı Fado Tropical parçasına bakınız. “Bunlar aynı kişi mi,” demeniz pek muhtemeldir. Akdeniz’i onun En Mediterranee’si kadar kapsayıcı bir biçimde anlatmaya kurulu bir parçayı zor buluruz. O Metoikos’un Yorgo Dalaras’lı bir konser kaydı var, orada koca bir halkın eserde tarif edilen “ruh”u nasıl paylaştığını göreceksiniz. Aslen bir Mikis Theodorakis bestesi olan Imaste Dio’nun nasıl zarifçe Fransızca yeniden söylendiğine bakınız. Latin Amerika’da geçirdiği yıllar ve orada yaptığı besteler bambaşka bir hikayedir. Bahia’dan ayrılırken yazdığı Bye Bye Bahia’sı özellikle bizim gibi veda ve yasla barışamayan, içine atan toplumlar için çok konsantre bir ders gibidir. Orada şöyle der: “Bir gemi, bir uçak, bir taksi… Ve işte uzaktayım senden.” Hakikaten ayrılıklar böyle değil midir? Örneğin, Ce Soir Mon Amour’da, bitmeye yazgılı fakat bitemeyen aşkların kaçınılmaz çelişkilerini bizzat şu basit dizede göreceksiniz: “Biliyorum seni büsbütün, fakat artık hiçbir şey bilmiyorum.” Eserleri böyle sehl-i mümtenilerle doludur. Sehl-i mümteni demişken, Yunus Emre’nin bir şiirini de bestelemiş bir kişiden söz ediyoruz: As Tu Brise Un Coeur (Hiç Kalp Kırdın mı?). “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,” diye başlayan şiiri. Geçelim, mesela Votre Fille a Vingt Ans, artık gençlik safhası bir nebze geçmiş ve kızı yirmi yaşına basmış kurgusal bir anneye yazılmış bir parçası. Sözlerini hususiyetle dinleyiniz, bir çocuğun büyümesi ve bir annenin ihtiyarlaması şeklinde seyreden alışıldık devr-i daim nasıl ince tespitlerle ele alınıyor. Joseph, Meryem’in kocası olan Yusuf’a hitaben yazılmış bir parçası ve parçanın sonunda ona şöyle zarif bir cümle kuruyor: “Bazen seni düşünüyorum zavallı dostum, sana gülündüğü zaman, Meryem’le mutlu yaşamaktan başka bir şey arzulamamış olan seni.” Tüm bunlar bir yana, sürekli kendini güncelleyen bir ozan, Irak’ta alıkonulan gazeteciler Florence Aubenas ve Husein Hanoun hakkında bir parçası var örneğin, 70’ini geçmişken yaptığı. Flairck grubuyla yaptığı Georges Moustaki et Flairck albümü ise ozanlığının yanı sıra, müziğinin de Flairck’in de katkısıyla bambaşka bir merhalede olduğu, şahane bir albümdür. Bu albümdeki Pecheur adlı parçaya bakınız, ki Suriyeli besteci Farid El Atrache’ın da bestekar satırında adının yazdığı bir parçadır. Müziği itibariyle Moustaki külliyatı için epey sıradışı, düpedüz arabesk bir eserdir.
Eh, pes ediyorum. Onca şey sayıp döktüm, fakat Moustaki’nin bir seveni okuyacak bunu ve şöyle diyecek: “Be adam, şuna da değinmeden geçilir mi?” Ben de peşinen şöyle cevap vereceğim: “Yahu ben Moustaki’yi nasıl anlatayım?”
Boğaziçi Üniversitesinin yetiştirdiği bir başka yetenek olarak hayatımıza giren sevgili Emrah’ın grubun diğer iki mensubu ile bir araya gelişi ise Dengaheng Ensemble ile gerçekleşiyor. Her ne kadar Duvarlar Bile Biliyor inisiyatifinde yer almasa da, Yedi Çınar ve Gölgeler projesine sunduğu katkı ile dikkatimizi çekiyor. Üniversitenin öğrencileri tarafından her sene Ayvalık’ta düzenlenen projede çocuklar için gönüllü hizmette bulunan sanatçı, bugünlerde İzmir’de seracılıkla meşgul. Söylemezsem olmaz, kendisi sıkı bir Thanassis Papakonstantinou hayranı! Bir dönem Boğaziçi Üniversitesinin demirbaş öğrenci kulüplerinden BÜFK’te görev almış. Kimya Öğretmenliği bölümü mezunu olan Emrah’ın müzik alanındaki becerileri el becerisi ve teknik bilgisiyle birleşince ortaya muazzam bir tablo çıkmasına şaşırmadım elbette. Arkadaşlarından öğrendiğime göre perküsyona asma davul ile başlamış genç müzisyen. Profesyonel geçmişi gibi müzikle kurduğu bağ da pek bir renkli olan Emrah’ın halk müziği, protest müzik ve metal türlerine fazlasıyla düşkün olduğunu öğreniyorum.
Emrah: Aslında müzik maceramın başı ya da sonu var diye bir şey diyemem sanırım. Hatırladığım en eski anılarım köyde daha okula başlamadığım yıllarda sağda solda bulduğum boş motor yağı tenekelerini, su bidonlarını ve salça kutularını yan yana koyup elime de iki çubuk alıp onları çalmam idi. Sonra düğünlerde askı davul ve zurna ile tanıştım. Canlı kanlı gördüğüm ilk enstrümanlar bunlar oldu. Bilhassa gidip davulcuların dibinde durup nasıl çaldığına dikkat edip onları taklit etmeye başladım. Ortada hala "enstrüman" namına dair bir şey yoktu. Hala tencere, tava, teneke yani.
Orta okulda blok flüt çaldım çoğu çocuk gibi ama şimdi "unuttuğumu" söyleyebilirim. Bir şeyler dinlemeye başladığım zamanlar ise (hatırlayabildiğim) yine bu yıl oldu. Ardahan'da askeri kışlada nöbet tutan bir asker yüksek ses ile İbrahim Erkal kaseti dinliyordu, ben de bunu duyup en az otuz kez o güzergahta volta atıp o kaseti onunla birlikte birkaç kez dinlemiştim. Derken lise yıllarında protest müzik denen olguya bilinçli olarak daldım. Ahmet Kaya, Ferhat Tunç, Umut Altınçağ vb. sanatçıların kaset ve CD'lerini edinmeye başladım. Bu esnada yine köyde düğünlerde Ermeni halayları, Azeri havaları, Kürt ezgileri ile karşılaşmalarım devam etti. Üniversiteye başlamam ile müzik dağarcığım gerçek anlamda oluşmaya başladı. Heavy metal, rap, elektronik ve etnik müzik denilen türler ile tanıştım. SOAD ve Ceza hayranı oldum çıktım. Geç metalci/erken rapçi yıllarım diyebilirim. Hayko C. beni acayip cezbediyordu, hala da öyle. 2005-2008 yılları arasında tabiri caiz ise müzik dalları arasında savrulup durdum diyebilirim. Bütün bunlar olurken Grup Yorum veya Grup Ekin dinlemediğim bir gün yaşam enerjim eksik hissediyordum. Hala da öyle.
Derken ilk enstrümanlarım kuzenimden aldığım bir bendir ve bir arkadaşımdan aldığım mavi gitar oldu. İkisi de hala benim ileler. Gitar ile Kazım Koyuncu ve Yaşar Kurt şarkılarını çalmayı öğrenmeye başladım. Dinleyici olarak çizgim genelde vurdulu kırdılı, dünyaya kafa tutan, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik çelişkileri söz, ritim ve melodi ile dışa vuran tarzlar/şarkılar/sanatçılar oldu. 2009 yılında Boğaziçi Üniv. Folklor Kulübü bünyesinde vurmalı çalgılar öğrenmeye başladım ve bu vakitten itibaren bendir, def, askı davul, davul seti, djembe, cahon ve latin perküsyon enstrümanları icralarında bulundum. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü ve Müzik Kulübü bünyesinde konser ve gösterilerde icracı olarak sahne aldım. Dengaheng Ensemble, Başka Hikaye ve Tabantaband ile eşi benzeri olmayan maceralar yaşadım. Son yıllarda amatör olarak berimbau yapmakta ve icrasını etmekteyim.”
Yedi Çınar ve Gölgeler projesini dinlemek istiyorum sizden. Nedir sizi İmroz’un hikayesini parlatmaya teşvik eden?
Alihan: Yedi Çınar ve Gölgeler, dört beş yıldır süregelen ada ile ilişkimizin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Neticede Kadir Ruşen’in Kayikaki belgeselinden tanıdığımız simalar olan Kemal Yazgan ve Timoleon Çakni’yi şahsen tanımak bizim için büyük bir şans oldu. Belgeselde olmayan, fakat benim İmroz’la temasımı epey özel ve derin bir hale getiren ve projeye de hem ilham hem de ev sahibi olan Nikos Douldouris’i de muhakkak anmalıyım.
Ada bu tanışıklıklara dek benim için hayıt kokusu ve yıldız anlamına geliyordu. Bu tanışıklıklarla beraber ada hikayesi benim için boyut değiştirdi. İnsan insanı seviyor, insanla öğreniyor. Adanın güzellikleri onların şahsında ayrıca tecelli etmişti benim için. Timoleon’dan, çocukluğundan hatırlayıp da derlediği parçaları dinlediğimiz ilk seferde gönlümüze düşen bu fikir, geçen yıl artık pişti ve aklımıza düştü. Bizim adayla tanışıklığımıza vesile olan dostumuz Gökhan Fırat’la bir sefer adada dolaşırken, “adada yedi tane ihtiyar çınar var, hepsini dolaşınca hacı olunuyor” demişti. Fakat çınarları saymaya kalkıp da altı tane sayabilmesi üzerine nüktedan bir tavırla “yedinci çınar da sizsiniz işte” demesi de sonradan hikayeyi bu şekilde kurmamıza sebep olacak hatırayı bize bağışladı.
Aslında, İmroz müziği üzerine çalışmaya ve İmroz’un şarkılarını söylemeye bizi iten sebep İmroz’un, bize içinde yaşayanlar -lütfen bu “yaşayanlar”dan salt insanları anlamayınız- vesilesiyle kucak açması ve bizim de bu davete karşı koyamamamızdır. Onca acı hatıraya rağmen o cömert sıcaklığını asla yitirmeyen bu güzelim adanın kendi geleneğinin asıl sahibi olan yaşayan ve yaşamayan dostlarımıza birkaç şarkı tellendirmiş olduk böylece. Bu haliyle, bu proje temelde ancak bu tanıdık ve tanımadık dostları anmak ve onlarla bir şeyler paylaşmak hevesine hizmet ediyor. Yoksa bu işin çok daha bilimsel bir metodoloji ile daha ciddi bir müzikolojik çalışma olarak uygulanması da pek mümkün.
Emrah: Projenin benim açımdan motivasyonu, İmroz'un doğasının, toprağının, bitki örtüsünün ve doğal güzelliklerinin artan bir hızla saldırıya uğratılması oldu. Bu hunharca saldırıya son dört yıl gibi kısa bir zaman diliminde ben de tanık oldum ne yazık ki. En son geçtiğimiz yaz yol yapımı için kesilen belki de binlerce ağacın görüntüsü hala hafızamda taze. Tabi ki daha öncesine dair adanın Rum sakinlerinden dinlediklerimiz ise tanık olduğum saldırıyı destekler hatta daha da vahim bir hale getirir nitelikte idi. Elbette ki onca anlatılanları, onca insanın başına gelenleri/getirilenleri, doğa katliamlarını, adaya daha çok çöp doldurmak ve belli insanların rantları için kesilen ağaçları görüp, duyup, bilip susmak veyahut hiç bir şey yapmamak elde midir? Biz de bunu kendimizi en güçlü ve iyi ifade şeklimizle; sazımızla, sözümüzle, müziğimizle yapmaya çalıştık. Bunu yaparken de yine İmroz'un değerlerini; şarkılarını, ağaçlarını, havasını, taşını, toprağını, pınarlarını kattık projenin içine.
İsmini İmrozlu müzisyen Timoleon Çakni’nin sıkça kullandığı bir söylemden alan ‘Duvarlar Bile Biliyor’ inisiyatifi ve bu girişimin geleceğinde bizleri nasıl sürprizlerin beklediğini merak ediyorum.
Alihan: Öncelikle, Hande, belki bir teşekkürün yeri bu sorudur; yazılı medya içerisinde Duvarlar Bile Biliyor inisiyatifi ile ilgili de bir şeyler söyleyebileceğimiz alanı bize açmana bir teşekkür etmenin yeri… Hem Yedi Çınar ve Gölgeler projemizi anlatmak, hem Duvarlar Bile Biliyor inisiyatifimizden söz etmek fırsatını bulmuş olduk böylece. Günün sonunda bütün bu hikaye ve üretimlerin duyulması elbette dilediğimiz şey ve sayende yeni bir grup okura ve dinleyiciye açılmış oluyoruz. Var olasın!
Soruya döner isem…Şimdi bahsedince artık birer sürpriz olmayacaklar tabii, fakat birkaç tasarımızı paylaşmakta niçin zarar olsun? Bir dizi Arnavutça eser düzenlemek ve kaydetmek niyetindeyiz. Bunların bir kısmı çocukluğumda dedemden işittiğim, dedemin memleketi olan Üsküp’te dahi spesifik bir nesil ve çevre tarafından bilinen, fazla dolaşımda kalmamış parçalar. Bir arkadaşım eski bir Sovyet plağı getirmişti, onda isabet ettiğim fakat üzerine çalışmadan evvel biraz izcilik faaliyeti gerektiren bir Sefardik eser de var ajandamızda. Bunun dışında, Ermenice ve Kürtçe birkaç eserin de gündemimizde olduğu söylenebilir. Tabii İmroz sonu gelmez bir hazine, orayla ilgili çalışmalar yapmayı da sürdüreceğiz. İşte, sürprizsizce, duvarların zaten bildiğini biz de hatırlamaya çalışıp, unutmakla malül zihnimize yeni hatıralar bağışlamaya devam edeceğiz.
Adayı müzikle tasvir etmek için epey gözlem yapmış olmalısınız. İmroz halkını, taşını, toprağını nasıl tarif edersiniz?
Emrah: İmroz insanını iki şekilde tarif edebilirim. Öncelikle adanın Rum kökenli yaşayanları bende içten, samimi, inanılmaz misafirperver ve duygu yüklü intibalar bırakmıştır. İlk safhada yakınlaşması biraz zor ya da zaman alsa da o bariyeri aştıktan sonra gözlerindeki ve yüreklerindeki o samimiyeti görmemek için kör olmak gerek. Her şeyden önce müzikle ve müzisyen insanlarla kurdukları bağı çok net hissedebiliyorsunuz. Kendi dillerindeki eserler icra ederken gözleriyle, elleriyle ve tüm bedenleriyle o duygunun içine girdiklerine çok kez tanık oldum. Başka dillerde başka coğrafyalardan icra ettiğimiz eserlere de aynı hissiyatla eşlikleri beni şaşırtmıştır. İmroz'a sonradan yerleştirilen insanlar arasında da bu tür davranışları gördüğüm çok oldu fakat bu kesimdeki profiller çok daha çeşitli ve farklılıklar göstermekte idi. İmroz'u bir turist edasıyla yaşayan, toprağına, taşına ve suyuna gerekli değeri ve saygıyı göstermeden sadece tüketerek adalı olan insanlar da küçümsenmeyecek kadar az değillerdi. Fakat yine de adayı en az Rum sakinleri kadar sahiplenen, taşına toprağına suyuna onlar kadar sahip çıkıp koruyan insanların varlığı oldukça umut vericidir.
İmrozun taşına toprağına gelirsek eğer, taş meselesi diye dilimize dolaşan mesele aslında adanın tarihinin, yaşanılan onca acının, hüznün, zulmün, sevincin, hasretin ve sevdaların taş ve toprağın tanıklığı ile günümüzde yankılanmasıdır. Adaya ilk ayak basar basmaz tüm bu duyguları insanın gözüne kulağına ve yüreğine dolduran adanın taşı toprağıdır aslında. Sadece taşı toprağı değil, esen deli rüzgarı, denizinin hoyrat dalgası, hırpalanmış bitki örtüsü bile bunu iliklerinize kadar işler.
Ezgi: İmroz’un taşı toprağı hüzün. En gerçek hali bu bence. Kelimelerin sınırları var, köşeleri. Acı karşısında onlar da çaresiz. Zabel Yeseyan Ermenilerin yaşadığı felaket deneyimi üzerinden şöyle diyordu Yıkıntılar Arasında’da: “bizzat yaşayanlar bile kekeleyerek, inleyerek, gözyaşları içinde olayları bölük pörçük ancak aktarabiliyorlardı”. Nitekim, yıllar sonra dışarıdan biri olarak benim için de yaşanan felaketi anlamlandırmak, sindirmek üstelik de söze dökmek hiç kolay olmuyor. Şöyle ifade etmeye çalışayım kendi naçizane deneyimimi taş meselesine de selam çakarak: Adanın esas halkı olan Rumlardan kalan yıkıntıların arasında dolaşırken, taşların size çok şey söylediğini duyarsınız. Biraz sert bir üslupla yaparlar bunu üstelik. Kapanmış kapıları, tavanı çökmüş yer yer duvarları yıkılmış evleri, yerinden yurdundan koparılınca evi yurdu sanki üstüne çöken bir halkın yaşanmışlığını anlatır. Yıllar evvel adeta bir masallar diyarı, bir ütopya adası gibi tasvir edilen adanın kültürünün, ananelerinin, insanlarının yok edilişinin izleri vardır toprakta gören gözler için.
Benim adanın sürecine vakıf olmamda karşılaşmaların payı büyüktür. Tabii bu peyder pey oldu. İmroz’a her gidişimizde bir sırrını daha açan mecruh bir dost olarak bulduk onu. İşittiklerimiz İstanbul’a her dönüşümüzde daha da tesirle yerleşti içimize, yatak yaptı. Müziğimizde gördük yansımalarını. Yaşananların yüzümüze buz gibi vurduğu ilk ciddi karşılaşmamız bir nisan gününe rastlar. Metruk bir eve girmiştik Agia Thodori’de. Taş bir ev, ahşap merdivenleri çıkınca karşıda bir divan, üstünde fotoğraflar, eski gazeteler, çerçevelenmiş bir İsa resmi… Büyük, aceleci bir yığındı bu. Uzun süre çakılı kaldım burada. Diğer odalar nispeten boştu. Metalik bir vitrinin üstünde dirliksiz bir örtü vardı, yapay çiçekler dağınık, tozlu eşyalar, çerçeveler, yarısı içilmiş minik bir likör şişesi… Hepsi severken ölüme terk edilmiş gibi. Toz toprak içinde. Ve her yeni odaya girdiğimde, başka bir hüzün dalgası kaplıyordu içimi. Tıpkı İmroz’un da her yeni karşılaşmada, yeni bir buruk hikayeyi yüzümüze çarpması gibi. Sindirmesi zordu gördüklerimi. Bir sürü nahoş düşünce zihnimi istila etmişti. Koparılmanın acısını kendi acım gibi hissediverdim belki de hadsizce. Oradan hepimizin yüzleri allak bullak çıktık. O gün o metruk evde hissettiklerimiz üzerine sonradan Ali ile sık sık konuşacaktık. Hatta o günün hemen ertesinde doğaçlama olarak çıkan bir parçayla o eve girenler olarak gördüklerimizin yasını tutacaktık sanki. Oradayken birkaç resim çekmiştim, mıhlansın istedim zihnime, kalbime.
Benjamin, Son Bakışta Aşk’ta şöyle diyordu: “Eskileri kuşatan havanın soluğu bize değip geçiyor ve kulak verdiğimiz seslerde artık susmuş olanların yankısı var. Şahsi olarak yaşadıklarımızdan ders çıkaramazsak hep aynı hataları yaparız. Toplumsal hatalarımız ve acılarımızla yüzleşemezsek, tarih acılı bir tekerrürden ibaret olur. Bu anlamda en geniş anlamıyla sanatsal üretim, ama ondan da önce hafıza, bir direnme mekânı. Hatırla.” Nihayetinde İmroz’da bir zamanlar yaşamış Rumların acılarını düşünmek, anlamak, hissetmek ve anlatmak için derin bir istek duydum. Yedi Çınar ve Gölgeler, ekiptekilerce de paylaşılan bu derinden isteğin bir tecessümüdür.
Bu projenin bugün gerçekleştirilebilmiş olmasını borçlu olduğumuz kişileri burada anmak isterim. Şu ana kadar tanıştığım çoğu kişi bana bir şekilde adayı daha da sevdirdi diyebilirim. Yıllardır tanıyormuşçasına kucak açtılar bize. Misafirperverlikleri, hoşgörüleri adayı yeni bir yuva gibi düşünmemizi sağladı, sevgileri sarıp sarmaladı. Bu noktada İmroz halkından da biraz bahsedeyim. Gökhan Fırat, projeye ilham olan kişi, çok eski dostumdur. Onun adaya yerleşmesi, e bir de ziyadesiyle misafirperver meşrebi sayesinde bize İmroz kapıları açılmış oldu. İlk kez Dengaheng zamanı ziyaret ettik İmroz’u. Tepeköy( Agridia) adlı Rum köyünde çocukluktan çalınmış bir gün geçirdik. Köyün meydanında bulunan Vasilis’in kahvesinde yan masadaki köy sakinleriyle Türkçe, Yunanca şarkılar çalıp söylemiş, danslarla, neşeli sohbetlerle felekten bir gün çalmıştık. Misafirperverlikleri ile kah duygulanıp kah keyiflenmiştik. O gün Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi’ndeki Karınca Adası’na düştüm sandım. Ve kalpten bağlanıverdim bu büyüdüğüm köyle aynı isme sahip yere.
Gökhan adadaki birçok tanışıklığa vesile oldu diyebilirim. Öncelikle Kemal abiyi tanıdık. Adaya yıllar evvel yerleşmiş, ada aşığı ve kendisi de bir müzisyen olan Kemal Abim (Kemal Yazgan) ve onun vesilesiyle tanıdığımız Timoleon Çaknis, adanın müziğini senelerdir birlikte icra eden kimselerdi. Bu projenin gerçekleşmesinde, adada yıllarca yerel halk tarafından çalınıp söylenmiş ezgileri derleyen sevgili Timoleon Çaknis’in emekleri büyüktür. Projenin hikayesinde söylendiği gibi kendisi adada aslında olmayan yedinci çınardır. İmroz’un dört bir yanıyla içinize işlemesidir, bizce. Bizim bu müziklere ulaşmamıza ekip arkadaşları Kemal Yazgan ve Şenol Aktürk ile birlikte vesile olan ve bizi ihya edendir. Onu Kemal Abi sayesinde tanıdığım akşam, bahçesinde bu parçaları ilk duyduğum o tatlı hatıra taptazedir. O akşamdan telefonumdaki birkaç kayda sızmış yağmur sesi sağolsun o anı atmosferiyle bir bütün olarak içimde taşıyorum.
Bir de adanın yerlilerinden Nikos Douldouris var ki anmadan geçmek ne mümkün. Sarsıcı bir tesiri var gözlerinin. Yaşanmışlığın ağırlığı var üzerinde sanki. Baktığında, durup nefes aldığında, konuşurken bir müddet durup cümlelerini toparlamaya çalıştığında ve gülümsediğinde hissediliyor bu. Kendisi adeta adada bir tür sanat hamiliği görevi üstlenmiş. Vaktiyle Yunanistan’ın pek çok ünlü ismini görkemli bahçesinde ağırlamış, nice konserlere ve davet ettiği dans ekiplerinin gösterilerine sahne olmuş bu bahçe. Ada nice büyük konserler görmüş. Öyle bir yere dönüştürmüş ki o bahçeyi, büyülenmiştik ilk girdiğimizde. Yaz akşamları birkaç sefer biz de çaldık bu hatırası bol bahçede. Bazı anların bizde kalan hissi ve biricik tılsımı yaşamı biraz anlamlı kılıyor herhalde. Bazen hayat hiç beklenmedik armağanlar sunuyor. İmroz şüphesiz bu armağanların başında benim için. Yukarıda adını andığım ve anamadığım bazı insanlar önüme İmroz denilen harikalar diyarında öyle güzel patikalar açtılar ki çocukluğumun baharlarını, yazlarını tekrar büyülenerek seyrettim. Böylece çoğu önümüzde uzanan dağ yollarını tırmandık, denizin, kuşların, ağaçların, yıldızların olduğu kadar yıkılmış taş evlerin seyrini, rüzgarın uğultusunu.
Alihan: Bu diyalog içerisindeki benim için zor olan soru bu. Nitekim, bir İmrozlu olmadığımdan, İmroz’un misafiri olduğumdan, onu idealize ederek bir şeyleri ıskalamak veya yanlış seyreylemek fikri epey ürkütücü geliyor. Tabii bu ürkü de bir yerde insani olduğundan bir çift kelam etmeme zannederim İmroz gücenmez.
İmroz, hem hatıradan yana, hem de -umuyorum ki- istikbalden yana epey bereketli bir arazi. Burada, İmrozlular daha çokça güzel şarkılar söyleyecek ve yeni bağlar kuracaklar, yeniden. Hem dostluk bağları, hem üzüm bağları… İmroz, bereketini yaşayanıyla da misafiriyle de ayırtsızca paylaşan, cömert bir arazi. Kıyılarının, yılın büyük bir bölümü rüzgar dolayısıyla vuran dalgalara direnmesi gibi, insanının da onca acı hatıraya rağmen üretmekte ve sevmekte direndiği bir yurt. Bu haliyle ada herkes için, aklı ve vicdanı diri tutmanın, organik bir dayanışmanın ve paylaşımcılığın ilhamını taşıyor.
Bir de İmroz üzerinden küçük bir genel kelam edeyim. Acısı ve tatlısıyla, iyi ki böyle araziler, insanlar ve kültürler bir yerde mevcutlar ki insan günün birinde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diyecek kudret ve inancı besleyebiliyor. İmroz, benim için -ve bence birçokları için- politik bir okul da.
Son dönemin en özel, emek emek dokunmuş projelerinden Duvarlar Bile Biliyor inisiyatifini çeşitli platformlar üzerinden takip edebilmeniz mümkün:
İlgili Galeriler